Helsinki’de bir kongreye konuşmacı olarak gitmek üzere uçağa binen dil bilimci Budai’nin, nasıl olduysa ne dilini ne adını sanını bildiği bir ülkeye iniş yapmasıyla başlayan olayları anlatan bir kitap Epepe.
Nerede olduğunu, dilini, kültürünü, yaşantısını bilmediğin bir ülkeye yanlışlıkla gidiyorsun. Dönmen gereken bir evin ve vaktinde yetişmen gereken bir kongren var. Bir akademisyensin ama dil bilimcisin, ne kadar zorlanabilirsin ki diye düşünerek başlamıştım kitaba. Adam bir sürü dil biliyor ve bilmediği dilleri çözmek konusunda uzmanlığını, doktorasını neyi varsa yapmış. Başına gelen durumunun çözümünü bulmak kabul çocuk oyuncağı değil ama bu kadar da zor olmamalı derken bir baktım kitap satır satır üstüme geliyor. Derdi çok başka kitabın, yazarın. Dilini bile anlamadığım bir ülkenin keşmekeşinde Budai yerine ben mahsur kalmışım gibi hissetmeye başladım giderek. Yazıldığı yıl itibariyle teknolojik imkânlar da şimdiki gibi değil. Telefon, internet gibi kolaylaştırıcı hiçbir araç yok. Tabii kitap türü itibari ile ‘’Teknolojik imkân yoktu’’nun arkasına saklanmak zorunda da değil ‘’Distopik (şüpheli?) bir dünyadayız okur biz.’’ demesi de sesimi kesmem için yeterli olur :)
Macar Edebiyatı nasılmış merak ettiğim için okuduğum ama bir noktada Macar asıllı Kafka’nın uzaktan bir kuzeninin yazdıklarını okuyormuş gibi olduğum bir kitaptı. Benim düşkün olduğum bir tür değil işin özünde ama keşfetmek güzel şey.
Epepe’nin kapak tasarımını ayrıca
tebrik ettim. Kitap neyse, okumamın öncesinde de sonrasında da bana onu verdi. Sadece
turuncu rengini seçerek bile en doğru işi çıkarmışlar. Yabancı filmlerde
karakterler İstanbul’a geldiğinde sarı filtre atarlar ya hani tam olarak o
havayı verdi bana :D Daha doğru bir seçim yapılamazdı. Budai’nin gittiği o
şehri filme alacak bir yönetmen de bu filtreyi atmak zorunda hissederdi kendini
eminim… Neyse ben okudum kurtuldum, kendinize dert arıyorsanız kitabı okumayı
düşünebilirsiniz, sevgilerimle :)
KİTAPTAN ALINTILAR :
…hiçbir şekilde alışmaması gereken yegâne şeydi, şu anda var gücüyle ve
aniden yükselen kalp atışlarıyla iliklerine kadar duyumsadı bunu. Farkında
olmadan sindirecek olursa teslim bayrağını çekmiş demekti, buranın
yerlilerinden farklı olduğuna, kalıcı olmadığına, buraya ait olmadığına ilişkin
tutunduğu tek umudu da kaybederdi. Hayır, onu burada hiçbir şekilde
tutamayacaklardı.
Selfservis büfede çay içti. Fazla şekerli içeceği yudumlarken dehşete
kapılarak az önce kahvaltısını alırken her şey için ve her yerde sıraya girmesi
gerektiğini fark etmediğini, artık neredeyse bunu kanıksadığını düşündü…
Bir seferinde trenlerden birinde aniden bir gürültü koptuğunda Budai
herkesin yalnızca anlamsızca bağrıştığını, gırtlağını yırttığını, kimsenin
kimseyi dinlemediğini fark etti. Ya onlar da birbirlerini anlamıyorsa? Hem
belki bu kentin yerlileri farklı lehçelerle, hatta farklı dillerde
konuşuyorlardı. Zaten iyice karışmış aklına bir de şu takıldı: Ya insan sayısı
kadar dil varsa?
.png)

0 Yorumlar